Uncategorized

Adanalı Hanımağa 15

Brother

Adanalı Hanımağa 15
Sabah saat 09:00 gibi Hanımağa aradı. “Yarım saate geliyorum, hazırlan, hamama gidiyoruz!” diyerek kapattı. “Sabah sabah ne hamamı!” dedim kendi kendime. Uykumu alamamıştım daha. Bir süre yatakta tavanı seyrettim.

Dün gece olanları düşündüm. Hanımağa’nın neden Hanımağa olduğuna yakından tanık olmuştum. O ara çantamı kulüpteki ofisinde unuttuğumu fark ettim. İçinde bana verdiği 20 bin lira para vardı, ayrıca işe ait evraklar. Sikişin ve daha sonra yaşananların heyecanıyla orada bıraktığımı daha yeni idrak edebildim.

Giyinip aşağı indim. Hanımağa’nın arabası önümde durdu tam dediği zamanda. Kapıyı açıp binecekken Emine ön kapıdan indi. Şoför de inip bagajdan bir şeyler aldı. Aldıkları arasında ütü masası ile ütü vardı. Hanımağa camı indirip “Emine bugün de temizleyecek evini, ütülerini yapacak. Sen anahtarı ver ona!” deyince “Tamam!” diyerek verdim anahtarı Emine’ye. Emine gülümseyerek “Sağ ol abi!” dedi ve şoförle birlikte binadan içeri girdi.

Hanımağa’nın yanına oturdum. Siyah dar bir kotla beyaz gömlek giymişti, ağzı açık yüksek topuklu ayakkabılar vardı ayağında. “E, nasılsın bakalım!” diye sorup elimi tuttu. Arabada sadece ikimiz olduğumuz için rahattı. “İyiyim, sen nasılsın!” dediğimde “Dün gece belimin ağrısından yatamadım!” dedi gülerek. Hınzırca, mana dolu bir gülüştü bu.

“Eve gider gitmez yattım, banyo bile yapmadım. Hamama gidip şöyle güzel bir yıkanalım, masaj yaptırıp kendimize gelelim. Sonra da annemin yanına götürecem seni!” deyince “Annen mi, niye!” dedim. Fısıltılı bir sesle “E artık Allah katında kocam oldun, elini öpmeye götürüyorum!” dedi. Sözleri hoşuma gitti.

“Avukatla biraz işlerin olacak, devir işlemleri için. Bankaya uğramamız lazım, galeriye de gideriz. Ondan sonra da kumarhaneye takılırız. Poligona bugün gidemeyiz herhalde, onu başka zaman hallederiz!” dedi gülümserken. Yanağımdan ıslak bir öpücük aldı sonrasında.

Ona çantayı söylediğimde “Merak etme bir şey olmaz, benim odadan benden izinsiz çöp çıkaramazlar!” dedi. Sonra da “20 bin lira için bu kadar kendini paralamana değmez. Bundan sonra ne paralar kazanacaksın, onları düşün. Ama benim dediklerimi harfiyen yapman lazım, daha yenisin, toysun, pişmen gerek. Sözlerimden dışarı çıkmazsan çok paralar kazanacaksın!” diye eklemede bulundu. Şoför binanın kapısında görününceyse ciddi bir tavır takınıp Hanımağa moduna geçti hemen…

Şoför bizi Yasemin ve kocasının da kaldığı beş yıldızlı otelin önünde indirdi. Hanımağa’nın yanındaki siyah sırt çantasını aldım. Hanımağa şoföre “Abinizin çantası kulüpte kalmış, onu al getir. Benim odada!” dediğinde şoför “Emredersin Hanımağam!” diyerek gazladı.

Otelin kapıcısından resepsiyonistlerine kadar hepsi Hanımağa’yı tanıyordu. Biraz sonra otelin yöneticilerinden oldukça şık giyinmiş bir adam yanımıza geldi.

“Nasılsın Şehmuz Bey, tanıştırayım yeğenim Tuğrul!” dedi Hanımağa. Adama damadım değil de yeğenim diye tanıtmasında bir anlam vardı belli ki. Adam nazikçe elimi sıktı. “Hamam için geldik, bir de güzel masaj istiyoruz. Çift olarak geldik ha, masaj için bizi ayrı yerlere koyma sakın!” dediğinde Şehmuz Bey “Estağfurullah Hanımağam, ne demek!” diyerek önümüze geçti.

Şehmuz Bey bizi hamam ve spa katına indirdi, bir süre Hanımağa ile sohbet ettiler. “Bu akşam Ankara’dan misafirlerim gelecek, güzel odalar istiyorum!” dediğinde adam “Emrin olur Hanımağam!” dedi başını eğerek. Hanımağa sırt çantasından aldığı birkaç yüz Dolarlık desteyi adamın ceketinin cebine sıkıştırdı bu cevap üzerine. Şehmuz gidince “Orospunun parasını önceden vereceksin ki iyi muamele çeksin!” dedi gülerek. Öğrenmem için söylemişti bunu.

Hanımağa kadınlar bölümüne geçerken ben de erkekler kısmına geçtim. Hamama gitmek sevdiğim ve alışık olduğum bir şey değildi açıkçası. İstanbul’da işyerinden arkadaşlarla birkaç kez tarihi hamamlardan birine gitmiştim o kadar.

Göbek taşına uzanıp kendimi tellağın ellerine teslim ettim. Adam derimi yüzecekmiş gibi yoğurdu her yerimi. Kese köpük derken uzun zamandır üzerimde biriken kir çıkıp gitti. Yıkanmam bittikten sonra sıcak taşın üzerinde yattım bir süre. Derken biri geldi ve Hanımağa’nın beni çağırdığını söyledi.

Beni masaj odasına aldılar. Hanımağa çırılçıplak bir halde masaj masalarından birine yüzüstü uzanmıştı. Yanan birkaç tütsü çubuğuyla içerisi hoş kokuyordu. Üzerinde beyaz hemşire kıyafeti olan esmer tenli uzak doğulu bir kız ona masaj yaparken bir diğeri yanındaki masaya uzanmamı ve üstümdeki havluyu çıkartmamı istedi. Tereddüt ettiğimi gören Hanımağa “Çıkarsana, kimden çekiniyorsun!” dedi. Utana sıkıla havluyu çıkardım ve masaya uzandım.

Kızın ince ve narin eli vücudumda gezinmeye başladı. Ayak parmaklarımdan omuz başlarıma, enseme kadar birkaç dakika boyunca parmak uçlarıyla didikledi. Ardından aromatik birkaç yağı üzerime döküp masaja başladı.

Hanımağa mayışmıştı, uyur gibi gözlerini kapamıştı. Şişkin memeleri ağırlığı altında yassılaşmış, dolgun beyaz götü çıkıntı yapmıştı. Kızın maharetli elleri vücudunda geziniyordu. Üzerine döktüğü yağlarla Hanımağa’nın beyaz vücudu parlıyordu.

Kız nerdeyse yarım saat boyunca omuzlarımdan sırtıma ve baldırlarıma, kalçalarıma kadar masaj yaptı. Aralarda küçük siyah taşları üzerime koyuyordu. Taşlar sıcaktı ve değdiği yeri yakıyordu adeta. Benim için yeni bir deneyimdi ama belli ki Hanımağa daha önce yaptırmıştı.

Kız bozuk Türkçesiyle benden sırtüstü uzanmamı istedi. Yavaşça döndüm. Yarağım kızın vücuduma dokunuşları sayesinde biraz sertleşmişti ama Hanımağa’nın yanı başımda olması daha ileri gitmesine engel olmuştu.

Uzakdoğulu kız kalçalarımı yoğururken gülümsüyordu. Yarağımın çıplak görüntüsünden rahatsız olmamıştı hiç. Bu arada Hanımağa da sırtüstü dönmüş, bacaklarını ayırmıştı. Masajını yapan kızın ince elleri kasıklarında ve amının üzerindeydi. Sıcak taşları göbeğinin altına koymuştu.

Kızın elleri kasıklarıma kaydığında titredim. Hanımağa yanımdayken bunu yapması beni tereddütte bırakıyordu. Az sonra taşaklarımı nazikçe tuttu. Sonra da eline döktüğü yağla taşaklarıma ve yarağıma okşar gibi hareketlerle masaj yapmaya başladı.

Hanımağa “Nasıl hoşuna gitti mi!” diye sorunca “Ya ne bileyim, bu nasıl iş, kız her tarafımı elliyor!” dedim. Kızın parmak uçları yarağımda geziniyordu ve her saniye yarağımın kalkmasına sebep oluyordu. Hanımağa “Bunlardan benim salona da alıyorum, bizim Türkler beceremiyor bu işleri, hamamda kese atar gibi yapıyorlar. Bak şunlara melek gibiler, elleri varla yok arası!” dedi sözlerime karşılık.

Yarağım sopa gibi olmuştu kızın dokunuşları ve masajı nedeniyle. Hanımağa bana bakıp gülüyordu. “Ağzına alsın mı, ister misin!” dediğinde “O ne demek be!” dedim şaşırarak. Oysa Hanımağa çok ciddiydi. “Ben erkek olsam şimdiye çoktan ağzına vermiş, domaltıp sikmiştim. Sen nasıl erkeksin!” dedi beyaz dişlerini göstererek gülerken. Benimle ya kafa buluyordu ya da beni denemek istiyordu.

Ancak öyle olmadığını siyah sırt çantasından çıkardığı 100 Doları kıza uzattığında anladım. Kıza Türkçe “Ağzına al!” dedikten sonra eliyle de harekette bulundu anlaması için. Kız parayı aldı ve kıyafetinin cebine koyduktan sonra gülümseyerek bir şeyler söyledi diğer kıza. Kız kikir kikir güldü onun söylediklerine.

Derken başını eğdi ve yarağımı aldı ağzına. Ben Hanımağa’ya bakarken “Utanma lan, erkek değil misin? Sevda’nın ağzına verirken utanmadın da şimdi mi utanıyorsun!” dedi. Esmer tenli çekik gözlü kız gözleri üzerimde, başını hızlı hızlı indirip kaldırarak yarağımın kafasını emiyordu hiç durmadan. Yarağım daha da sertleşip kalkarken kızın küçük ağzını doldurmuştu.

Bu arada Hanımağa diğer kıza da 100 Dolar uzattı ve bu kez de o yarağımı aldı ağzına. Az önceki kenara çekilirken şimdi bu kız aynı şekilde yarağımı emiyor, kafasını yalıyordu. Boşalmaya yaklaşırken Hanımağa “Geleceğin zaman söyle de kızın ağzına akıtma!” dedi gülerek.

Kalp atışlarım hızlanırken Hanımağa film izler gibi bakıyor, gülüyordu. Boşalmam yaklaştığı anda “Bıraksınlar, tamam!” dedim heyecanla. Kıza “Tamam, yeter!” dedim durması için ama onun durmaya niyeti yoktu. Kökünden sıkıca tutmuştu yarağımı ve bırakmak istemiyordu.

Kendimi ne kadar kontrol etmeye çalışsam da yapamıyordum. Sonunda kendimden geçercesine boşalmaya başladım. İlk döl damlaları ağzına fışkırdığında kız kendini geri çekti ve yarağımın kafasını avuçlarının arasına aldı. Döllerim minik avucunu doldururken ikisi kendi dillerinde bir şeyler söylüyordu. Bana masaj yapan kız beyaz bir havlu aldı ve yarağımı bununla iyice sildi. Diğeri ise avucundaki döllerimi yıkadı suyun altında, ağzını çalkaladı.

Hanımağa “Sevdin mi!” diye sorunca “Neydi şimdi bu? Neden böyle bir şey yaptın!” diye sordum. “Dedim ya benim salona da alacam bunlardan, müşteriye nasıl muamele çektiklerini görmek istedim. Kalkıp başka adamların üzerinde deneme yapamayacağıma göre senin üzerinde denedim, ne var bunda!” dedi. “Sen kafayı yemişsin!” dedim gülerek. Kendince mantıklı bir açıklamada bulunmuştu ama bana tuhaf gelmişti.

“Masaj salonu diye fuhuş mu yaptıracaksın!” diye sorduğumda “Ben arz ve talebe bakarım aslanım. Müşteri neyi talep ediyorsa ben de onu veririm kendisine. Doğanın dengesi bu. Eğer bunu yapmazsam orası öyle bomboş kalır. Zaten sokaktaki adama çalışmayacak orası, cebinde parası olan hacıağalar için yaptırıyorum kulübü. Sen de orada çalışacağın için öğren bunları!” dedi.

“E bu yaptığın pezevenklik değil mi? Melis’in babasına pezevenk demiştin, benim pezevenklerle işim olmaz demiştin ama sen şimdi aynısını yapıyorsun!” dediğimde önce sessiz kaldı sözlerime. Sözlerim onu sinirlendirmişti ama yine de kendini tutuyordu.

“Senin yerinde başkası olsa şimdiye çoktan gebertmiştim!” diye girdi söze. “Aslanım ben kadınları kızları babasından kocasından satın alıp kerhanelere satmıyorum. Benim kerhanem yok, karı sikiştirmiyorum. Oraya gelecek kaliteli insanlara kaliteli hizmet sunmanın derdindeyim. Nedir şimdi bu pezevenklik mezevenklik lafları? Sen ne zannettin beni? Ha, eğer tanıyamamışsan iyice tanı beni. Adana’da çalışan kadınların çoğunu ben korurum. Benim sayemde ekmek yerler!” dedi.

Tam anlayamadım dediğini. “Nasıl yani? Sokaklarda kadın mı çalıştırıyorsun!” diye sordum. Ağzına boşaldığım kız şimdi Hanımağa’nın memelerine masaj yapmaya başlamıştı. Benimki de karnımı ovalıyordu.

“Ben koruma sağlıyorum sadece. Onlar işini yapar ben de onları korurum. Korumam altındaki kadına kimse yanaşamaz. Zaten ben onları değil onlar beni bulur, kendileri gelir. Beni koru derler. Kazandıklarından pay alırım. Masaj salonunda da yapacağım şey bu. Kızlar çalışacak, muamelenin parası kendilerinde kalacak. Ben sadece onları koruyor olacam. Ben olmasam bir sürü it uğursuz çakalın elinde heba olup giderler!” diye yanıt verdi.

Onun bu sözlerinden sonra başka bir şey demedim. Nasıl bir dünyanın içine gireceğimi düşündükçe tüylerim diken diken oluyordu. Yarım saat daha sürdü masaj. Kızlar usta elleriyle rahatlatmıştı bedenimi. Ama ruhum da dinlenmiş gibiydi.

Hanımağa’nın bonkörlüğü üstündeydi. Çantasından kızlara yüklü birer bahşiş daha verdi. Sonra da “Kimseye demeyin bunları ha, yakarım yoksa ikinizi de!” dedi gülerek. Bana masaj yapan kız biraz Türkçe biliyordu, “Yok, demeyiz!” dedi gülümseyerek.

Kıza nereli olduklarını sorduğumda “Filipin!” dedi gülümseyerek. Hanımağa’nın oranın nerede ve nasıl bir ülke olduğu ile ilgili hiçbir bilgisi yoktu. Ancak kendi masaj salonuna getireceği kızların başka bir ülkeden olacağını söyledi. “Benimkiler Taylan’mı ne öyle bir yerden olacak, bunlardan değil!” dedi. “Tayland’dır o, Taylan değil!” dediğimde “Ne sikimse işte!” dedi gülerek. “O zaman seninkiler daha iyi olacak desene!” dediğimdeyse “Vay pezevenk bakıyorum ağzının suyu aktı!” dedi kahkahayla.

Giyinip yukarı çıktığımızda Avukat bizi daha doğrusu beni lobide bekliyordu. Hanımağa otelde kalırken ikimiz yakındaki notere gittik. Şamil Hanımağa’nın adamlarının arasındaydı. Noterin odasında imzalaması gereken yerleri imzaladı hiç sesini çıkartmadan. Noter avukatın arkadaşıydı, Hanımağa’yı da iyi tanıyordu. Bütün işlemler bir saat içinde tamamlandığında avukat “Hayırlı olsun, bundan sonrasını ben hallederim!” dedi. Ona vekalet vermiştim çünkü.

Hanımağa “Bitti mi!” diye sordu beni görünce. “Bitti!” dediğimde yanaklarımdan öpüp “Hayırlı uğurlu olsun!” dedi. Bir gecede araba galerisi sahibi olmuştum. Otelin içinde kahvaltımızı yaptık daha sonra. Garsonlar etrafımızda fır dönüyordu. Şehmuz Bey masamıza oturdu Hanımağa’nın isteği üzerine.

“Şu işi konuşup bitirelim Şehmuz Bey. Dediğim gibi Ankara’dan misafirlerim gelecek bu akşam. Onlara en güzel odalarından ikisini ayarla. İkramını eksik tutma sakın. Ne isterlerse yerine getir ama kayıt açma sakın, adamlar çok önemli kişiler ona göre!” deyince Şehmuz “Merak etme Hanımağam, bu zamana kadar eksiğimiz olmadı çok şükür, bu saatten sonra da olmaz!” diyerek yanımızdan ayrıldı.

“Hayırdır, çok önemli kişiler falan, kim bunlar, ne iş!” dedim merakla. Çayını yudumlarken “Milletvekilleri, Apo’nun zamanından beri tanırım. Arada sırada bu taraflara yolları düşünce sağ olsun ararlar, uğrarlar bana. Ben de onları misafir ederim, yediririm, içiririm. Anladın işte, bugün sana yarın bana!” dedi.

Vakit öğleyi geçmişti. Kalktık ve arabaya bindik. Şimdi Hanımağa’nın annesinin evine gitme vaktiydi. Ev Çukurova’da Seyhan gölünün karşı kıyısında Adana’nın gürültü ve keşmekeşinden uzak bir yerdeydi. 4 katlı büyük bir villanın önünde indik arabadan. “Ev dediğin bu mu!” diye sorduğumda “Annem kalantor kadındır, öyle kutu gibi apartman dairesinde oturamam deyince burayı aldım!” diye yanıt verdi.

Annesi hakikaten kalantor bir kadındı. Geçmişinde fahişelik yapmış, uyuşturucu kullanmış, cinayet işleyip hapis yatmış birisiydi. Her türlü pisliği ve acıyı görmüş yaşamış bir kadındı. Kızından ayrı olarak o da bir Hanımağa gibiydi. Uzun boylu, beyazlamış saçları sırtına dökülen, gençliğinde çok güzel olduğu belli olan bir kadındı, ki bu haliyle bile güzeldi. Kayınvalidemden iki yaş büyüktü sadece, 60 yaşındaydı.

“Anne bak, sana dedim ya, Hadiye’nin damadı!” diye tanıştırdı beni Hanımağa. Annesi sıkıca sarılıp yanaklarımdan öptü. “Maşallah aslan gibi çocuk, o sümüklüye çok böyle damat!” dedi gür sesiyle. Geleceğimizi bildiğinden güzel bir sofra hazırlatmıştı.

Hizmetçisi orta yaşlı, fingirdek bir kadındı. Eğilip kalktıkça gömleğinin açık düğmeleri arasından memelerini gösteriyordu. Koca evde iki kadın tek başına yaşıyorlardı. At koşturulacak cinsten, içinde asansörü olan kocaman bir villaydı burası.

Otelde güzel bir kahvaltı yapmıştık ama Hanımağa’nın annesine hayır demek mümkün değildi. Etrafındaki herkese hükmeden, emirler veren, insanların korktuğu, çekindiği biri olan Hanımağa annesinin yanında süt dökmüş kedi gibiydi. Hanımağa da annesinden korkuyordu.

Annesi benim için kendi elleriyle bumbar yapmıştı. Kokoreci sevdiğim halde bunu ilk defa yiyordum. Yemezsem dayak yiyeceğim belliydi. Çekine çekine yerken annesi ve Hanımağa bumbarları afiyetle mideye indiriyordu.

“Sen nasıl Adanalısın!” diye kükredi annesi. “Adam gibi yesene şunları, başka yerde bulamazsın!” deyince “Ben İstanbulluyum, Adanalı değilim, eşim Adanalı!” dedim. Hanımağa araya girip “Ben seni Adanalı yapıcam, merak etme!” dedi gülerek.

Yemek sonrası çatı terasına çıktık. Biraz sonra hizmetçi kadın servis arabasıyla geldi. Sanki lüks bir oteldi burası. Arabanın üstündeki tepside Havana purosu paketiyle bir şişe viski ve üç kadeh vardı. Kadın viskilerimizi doldurdu, her birimize puro ikram etti.

Hanımağa’nın annesi bacak bacak üstüne atıp purosunu yaktı. Puro da viski de pahalı birer markaydı. Hanımağa annesine gayet iyi bakıyordu. Yaşadığı acıları, çektiği sıkıntıları geride bırakıp bundan sonrasında iyi bir hayat yaşamasını istiyordu. Annesini hacca gönderdiğini söylemişti ama kadın ağzında puro, elinde viski kadehiyle ilginç bir görüntü oluşturuyordu.

Seyhan gölünün maviliğine karşı yudumladım viskimi, puronun tadını hissettim. Gitme vakti geldiğinde annesi “Nereye, akşama kalın burada, göndermem!” dedi hiddetle. Hanımağa “Nereye kalayım, işimiz gücümüz var!” dediğinde “Hay sana da işine de!” dedi annesi.

Annesi sıkı sıkı sarıldı bana, yanaklarımı hasretle öptü. “Bundan sonra ne zaman istersen gel, karınla çocukları da getir, torunum olmadı bari onlarla zaman geçireyim, bağrıma basayım!” dedi. Duygulanmıştı bunları söylerken.

Merdivenlerden aşağı inerken şöminenin üstünde siyah beyaz büyük bir fotoğraf gördüm. Karımın dedesinin fotoğrafıydı bu, kayınvalidemin evinde daha küçük bir tanesi asılıydı. Hanımağa’nın annesi ölen kocasının resmini evinin duvarına asmıştı…

Şimdiki durağımız bankaydı. Arabanın bagajında biri benzinciden aldığımız biri de ondan biraz daha küçük iki çanta vardı içi paralarla dolu. Şoför benim çantayı da kulüpten almış, bagaja koymuştu. Çantaların birini şoför aldı, diğerini de ben. Direkt banka müdürünün odasına çıktık.

Müdür belli ki dün geceyi iyi geçirmişti. Hanımağa’ya yalakalık yapıyordu. Çantaların içindeki paraları çalışanlara verdi sayması için. Masanın üstü paralarla doldu. Getirdikleri bir para sayma makinesi çalışmaya başladı.

1,5 milyon liradan biraz daha fazla Türk Lirası, 250 bin Dolar, 200 bin Euro ve bazı senetlerle çekler vardı. O senet ve çeklerin de tutarı bir hayli yüklüydü. Kumarhanede kaybedenlerin, Hanımağa’dan borç alanların yazdığı çek ve senetlerdi. Müdür bir yolunu bulup bunları aklıyordu. Karşılığında da komisyonu cebe indiriyordu.

Bu bankada benim de hesabım vardı ama İstanbul’daki bir şubedeydi. Benim için yeni bir hesap açtılar. Getirdiğimiz paraların bir kısmı Hanımağa’nın isteği üzerine bu hesaplara yatırıldı. Hanımağa beni galeri sahibi yapmış, şimdi de üstüme para yatırıyordu…

Bankadaki işimiz de bittiğinde yeni sahibi olduğum araba galerisine gittik. Hanımağa’nın silahlı adamları etraftaydı yine. Dün geceki muhasebeci karşıladı bizi, yanında da tipik Adanalı çalışanlar vardı. Her biri Şamil’i çoktan unutmuştu, padişah ölmüş yeni padişahı alkışlıyorlardı.

Yukarıya çıktık. Dün gece Hanımağa’nın oturduğu patron koltuğuna bu kez ben oturdum, tabii Hanımağa’nın işareti üzerine. Muhasebeci işleri anlattı. Ancak Hanımağa’nın burayı uzun süre elde tutmak gibi bir niyeti yoktu. “Ben anlamam galeri maleri işlerinden. Burayı en kısa zamanda elden çıkarıcam, senin de burada kalmanı istemiyorum zaten. Bana yanımda lazımsın!” dedi…

Bunu da hallettikten sonra saat 16:00 gibi kumarhaneye vardık. Siyah bir VIP minibüs park etmişti. Hanımağa’nın görüşme yapacağı kişiler gelmişti. Görüşeceği kişiler Abuzer Ağa ve kızını tehdit eden adamlardı. Kapıda Hanımağa’nın adamlarının yanında onların adamları da bekliyordu.

İçeri girdik, Cavit karşıladı bizi. Adamlar onun odasındaydı, odaya geçtik hemen. İki kişiydiler, biri benim yaşlarımda, diğeri daha gençti. Adamların tipinden ne oldukları anlaşılıyordu. Beraber aynı odada olmak şöyle dursun sokakta görsem yolumu değiştireceğim tiplerdi. Ama Hanımağa’ya karşı çok saygılı ve çekingen davranıyorlardı. Hanımağa beni tanıştırınca adamlar bana karşı da çok saygılı davrandı.

Hanımağa Abuzer Ağa ve kızıyla yaptığı görüşmeyi anlattı. Husumetleri eskiye dayanıyordu. Öldürdükleri adam yani Abuzer Ağa’nın damadı ile kan davaları vardı. Ama sonra araya girenler vasıtasıyla barışmışlar, hatta beraber iş yaparak dostluklarını pekiştirmeye çalışmışlardı. Onları barıştıranın Hanımağa’nın kocası Apo olduğunu da öğrendim konuşmaları arasında.

Ama ne olmuşsa adam bunları dolandırıp ortadan kaybolmuştu. Bunlar da peşine düşmüş, İstanbul’da bulduklarında da güpegündüz lüks cipinin içinde infaz etmişlerdi. (Hatta bu olayın gazete ve televizyonlara çıktığını hatırladım. Adamın yanında sevgilisi de vardı ve o da ölmüştü. Olay trafik tartışması diye geçmişti haberlerde oysa durum çok başkaydı)

Bunun üzerine Abuzer Ağa aradan bir süre geçtikten sonra bunların kaçak mallarla dolu deposunu polise ihbar etmişti. Şimdi adamlar da zararlarının karşılanmasını istiyorlardı aksi halde Abuzer ve kızını ortadan kaldıracaklardı.

“Bu alemde en büyük kancıklık hasmını polise ihbar etmektir!” dedi Hanımağa sözünün bir yerinde. “Gücün yetiyorsa işini bitireceksin, yoksa da bükemediğin eli öpeceksin. Abuzer kancıklık etti, kabul ediyorum ama siz de artık uslu durun, bu işi daha fazla uzatmayın. Siz uzattıkça bu defa başka dertler başınıza açılır… Kaybettiğiniz malların parasını alacaksınız, ondan sonra da işinize bakacaksınız… Benim sözümü çiğnemeye kalkmayın!” dedi sigarasından çektiği derin nefeslerin arasında. Bu arada elinde 33’lük kehribar bir tespih vardı. Elinde tespihle ilk defa görüyordum onu.

Adamlar Hanımağa’nın onlar için isteyeceği 2 milyon Doların az olduğunu, daha fazlasını istediklerini söyledi. Ancak Hanımağa onlar gibi düşünmüyordu. “İşi abartıp başka yerlere çekmeyin. Paranızı alın, işinizi yapmaya bakın… Abuzer’in eski gücü forsu kalmadı ama devlette esk**en kalma tanıdıkları halen var. Onları üstünüze göndermesini istemiyorsanız aklınızı başınıza alın. Bu zamana kadar yapmadıysa sizden korktuğu içindir. Ama korku da bir yere kadar. O dakkadan sonra Abuzer’i ben de durduramam. Devlet başınıza çökerse altından kalkamazsınız, devlet Abuzer’e şuna buna benzemez. Ayağınızı denk alın aslanım. Kendinize dikkat edin. Üzülmenizi istemem!” dedi sert bir yüz ifadesiyle.

Bu sözlerinde hem bir uyarı hem de üstü kapalı tehdit vardı. “Eğer işi uzatırsanız sizin fişinizi ben çekerim!” demeye getiriyordu Hanımağa. Korkutucu görünümlü adamlar Hanımağa’nın bu sözleri üzerine bir şey demediler. Mesajı almışlardı. Hanımağa bu sözleriyle Abuzer ve adamlar arasında bir denge kurmaya çalışıyordu aslında…

Adamlar gidince Hanımağa Abuzer’i aradı. Hiç alttan almadan, nazik davranmaya gerek duymadan konuya girip durumu anlattı: “Abuzer Ağa, adamlarla konuştum. Yaptığının doğru olmadığını biliyorsun, bunun da cezası olacak elbette. Adamların zararı için 3 milyon Dolar vereceksin. Aksi halde işini bitirecekler. Benim lafımı dinlemiyorlar. Bundan gayrı bu işin çözümü yok. Düşün taşın. Olmaz dersen yurtdışına mı kaçarsın yoksa yerin dibine mi saklanırsın sana kalmış. Benim de elimden bir şey gelmiyor!” dedi.

Telefonun hoparlörü açıktı. Abuzer Ağa’nın sesinin titrediğini anladım. Bir şeyler eveleyip geveledi ama pek bu çözüme taraftar değil gibiydi. “Ben haber vereyim sana!” diyerek kapattı telefonu.

“Amına koyduğumun ibnesi!” dedi Hanımağa öfkeyle. “Sike sike dediğimi yapacak!” dedi daha sonra. Adamlar için 2 milyon Dolar kendisi için de 1 milyon Dolar alacaktı. “Bu işlerde kendini de düşüneceksin. Ben ikisinin arasında kalarak risk alıyorum. Bu riskin de bir bedeli olacak elbet. Hiçbir şey bedava değil bu hayatta!” dedi açıklamasında…

Konuşmamız bitince kumarhane kısmına geçtik. Yeni yeni kumar oynamaya gelenlerle dolmaya başlamıştı içerisi. Müşteriler arasında kadınlı erkekli birkaç yabancı da vardı. Hepsi slot makinelerinin başındaydı.

“Hayırdır, bunlar kim!” diye sordum Hanımağa’ya. “Bunlar Amerikalılar, Adana’da çok vardır bunlardan!” dedi. Sonra da onların yanına gittik. Sadece onlarla ilgilenen uzun boylu, sarışın bir kız vardı. Krupiye kız su gibi İngilizce konuşuyordu.

Hanımağa kıza bir şeyler söyledi, kız anında çevirdi. Az buçuk İngilizcem vardı, Hanımağa nasıl olduklarını, memnun olup olmadıklarını soruyordu. Anlaşılan buraya daha önce de gelmişlerdi ve Hanımağa’yı tanıyorlardı. Her biri elini sıktı tek tek. Hanımağa beni tanıştırınca benim de elimi sıktılar. Hanımağa hepsine bol şans diledi.

Diğer masaları dolaşırken Cavit yanımıza geldi. Hanımağa ona dönerek “Aferin Cavit, akşam iyi iş çıkardın, aksi halde senin de işin içinde olduğunu düşünmeye başlamıştım!” deyince Cavit “Hanımağam boynum kıldan ince, olur mu öyle şey!” dedi. Hanımağa Cavit’in yanağına ufak bir tokat attı, bu onu affettiğini gösteriyordu.

Cavit peşimizden ayrılınca “İbnedir ama işini iyi yapar!” dedi. “İbne mi!” dediğimde “Bildiğin ibne, travestilerle, erkeklerle takılırdı. Kıbrıs’tan getirttim bunu. Bilmediğimi sanıyor ama ne renk don giydiğini bile bilirim!” dedi gülerek.

Hanımağa her yeni geleni karşılıyor, halini hatırını soruyordu. Pek çoğunu da yakından tanıyordu. Benden rulet masasına oturmamı istedi. Bir baş işaretiyle önüme on bin liralık fiş kondu. Omuzuma vurup “Sen oyna, keyfine bak!” dedikten sonra diğer masaları dolaşmaya koyuldu.

Söylediğim sayıların hiçbiri tabii ki gelmedi. Yarım saat geçmeden on bin liranın hepsi buhar olmuştu. Hanımağa’yı göremeyince krupiye kızlardan birine sordum. “Cavit Bey’in odasına geçerken gördüm!” deyince oraya gittim…

İçeri girdiğimde Hanımağa telefonda hararetli bir konuşma yapıyordu. Karşıdaki kişinin sözlerine alttan alır şekilde karşılık verse de aslında sinirden kendini yiyip bitirdiğini anladım. Cavit elleri önünde ayakta dikiliyordu.

Sonunda Hanımağa’nın konuşması bitti. Elindeki telefonu bir hışımla sıktı avuçları arasında. “Ne oldu!” diye sorduğumda “Orospu çocuğu!” dedi sinirle ve elini masaya vurdu. Masanın üstündekiler havaya zıpladı çarpmanın şiddetiyle.

Arayan kişinin ismini vermedi ama çok önemli bir görevli olduğunu anladım. Kumarhaneye baskın yapılabileceğini söylemişti bu kişi. Abuzer’in kumarhaneyi ihbar ettiğini de eklemişti. “Abuzer artık çizmeyi aştı, onun cezasını kesmek farz oldu!” dedi öfkeyle.

Abuzer ikili oynamıştı. Hanımağa’dan ricacı olmasını istemişti ama istediği gibi bir sonuç çıkmayınca da onu ihbar etmekten çekinmemişti. Hasımları ile karşı karşıya gelme pahasına yapmıştı bunu.

“Geri zekâlı benim blöf yaptığımı sandı ama kendi ayağına kurşun sıktığının farkında değil!” dedi Hanımağa yaktığı sigaradan derin nefesler çekerken. Abuzer’in devlet içinde tanıdıkları vardı ve onlar vasıtasıyla ihbarda bulunmuştu ama Hanımağa’nın da tanıdıkları vardı. Önlerine gelen ihbarı Hanımağa’ya uçurmuşlardı hemen. Önlem almasını istiyorlardı.

“Kumarhane ne olacak? Taşınacak mı yani!” diye sordum. Bir süre sessiz kaldıktan sonra “Yok, kalıyor ama bu iş bana pahalıya patladı. Bu orospu çocuğunun işine hiç bulaşmayacaktım aslında, salaklık ettim. Bıraksaydım gebertselerdi pezevengi!” diye söylendi.

Abuzer Kozan’daki çiftliğinde yaşıyordu. “Çiftliği mi basacaksın!” dediğimdeyse yüzüme baktı. “Maşa dururken elimi ateşe sokacak değilim!” dedi. Bir süre düşünceli halde parmaklarını masaya vurdu. Kafasında fikirler çarpışıyordu belli ki. Abuzer için ne yapabilirim diye düşünüyordu.

Sonunda kalktı ayağa. Telefonla birini aradı. “Halil Ağam müsait misin, bi kahveni içmek isterim!” dedi karşıdakine. Adamın cevabı üzerine “Sağ olasın, gelirim bir saate!” diyerek kapattı. “Hadi gidelim!” deyince “Nereye!” diye sordum. “Ebenin amına!” dedi sinirle. Ardından da “Dedikoducu karılar gibi soru sorup durma, yürü hadi!” diyerek önüme geçti.

Dün akşamki gibi topukluları koridoru çınlatıyordu. Dar kotunun altında sallanan götüyle hemen önümde yürürken yakında onun bana ait olacağını düşünerek kendimi avuttum.

Gideceğimiz kişinin Halil adında Adana’nın en büyük babalarından biri olduğunu söyledi. “Apo bu aleme ilk girdiğinde onu koruyup kollayan adamdır Halil Ağa. Ben büyüksem o benden de büyüktür. Ama artık bu işleri bıraktı. Çocukları sanayici, iş adamı oldu, Halil Ağa’da onların başında duruyor. Ama gene de bu alemde sözü çiğnenmeyecek biridir. Ben Abuzer itini kendim de hallederim ama ayağıma çamur bulaşır, temizlemesi zor olur. Halil Ağa bu işi bir telefonla halleder!” dedi.

Halil Ağa’nın yeri organize sanayi bölgesindeki bir fabrikaydı. Geleceğimiz girişteki güvenliğe bildirilmişti. Herhangi bir kontrolden geçmeden girdik içeriye. Birkaç dakika sonra Halil Ağa’nın odasındaydık.

En az 70-75 yaşında orta boylu ve zayıf, sararmış pos bıyıklarıyla kahvehaneye takılan dedelere benzeyen bir adamdı. Hanımağa elini öpüp başına koydu. Adam Hanımağa’ya sıkıca sarılıp yanaklarından öptü. “Ah, canım kızım, çok özledim seni. Neredesin kaç zamandır!” dedi. “İş güç Ağam, gelemedik bir türlü, kusura bakma!” dedi Hanımağa mahcup bir edayla.

Bana dönüp “Yeğenim Tuğrul, İstanbul’dan geldi. Artık yanımda çalışacak!” deyince adam “İyi yapmışsın. Böyle bir başına, kadın halinle çok zor kızım. Apo’dan sonra bu zamana kadar geldin ya helal olsun sana. İnşallah yeğenin yüzünü kara çıkarmaz!” diyerek elini uzattı öpmem için. Öpüp başıma koyarken Hanımağa “Çıkarmaz İnşallah!” diyerek bana bakıp gülümsedi.

Karşılıklı koltuklara oturduk. Kahvelerimizi içerken havadan sudan konuştuk. Halil Ağa konuşurken kelimeleri tek tek tane tane söylüyor, konuşması bu yüzden uzun sürüyordu. Ama bu da karşısındaki üzerinde etki bırakıyordu.

Nihayet kahve içme faslı bitince Hanımağa olan biteni anlattı. Halil Ağa aralarda başını sallayarak sessizce dinledi hepsini. “Bak şu edepsizin yaptığına. Sen onun için kendini riske ediyorsun hem de nelerle karşılaşıyorsun. İyi yapmışsın kızım bana gelmekle. Ben kulağını çekerim, sen hiç merak etme…!”

“Bizim zamanımızda böyle çakal takımı yoktu. Kötüsü de olsa hepsi mert adamdı, herkes bileğinin kuvvetine güvenirdi, söz senet sayılırdı. Sonra bu Abuzer gibi çakallar türedi. Sen hiç canını sıkma güzel kızım. Ben o çakalın anlayacağı dilden konuşurum. Bir daha da ayağına dolanmaz senin. Sen gönlünü ferah tut!” dedi ayağa kalkarak.

Halil Ağa Abuzer’in ödeyeceği 3 milyon Doları da 5 milyon Dolara çıkaracağını söyledi. Hanımağa’nın payı 2 milyon Dolar olacak, kalan 1 milyon Doları da kendisi alacaktı. Bunu da söyledikten sonra görüşme sona ermişti.

Hanımağa yeniden elini öpüp başına koydu. Ben de aynısını yaptım. Halil Ağa sıkıca sarıldı Hanımağa’ya. “Sen bana Apo’dan yadigarsın, ne zaman istersen gel. Kapım sana her zaman açık. Ben yoksam çocuklar burada. Ben neysem onlar da o!” dedi Halil Ağa. Teşekkür ederek yanından ayrıldık. Arabaya bindiğimizde Hanımağa derin bir oh çekti. “Bu iş de halloldu!” dedi.

Artık akşam olmuştu. Ankara’dan misafirler arabayla gelmiş, otele yerleşmişlerdi. Şehmuz Bey Halil Ağa’nın yanındayken mesaj atmıştı. Hanımağa birini aradı, bir kadındı. “Bana en güzellerinden iki kız ayarla bu gece için. Çok değerli misafirlerim var ona göre. Sorun çıkartmayacak eli yüzü düzgün tipler olsun!” dedi. Karşıdaki kadının “Rus olsun mu!” dediğini duydum. Hanımağa “Olur olur. Ben her zamanki yerden aldırırım bir saat sonra!” diyerek kapattı telefonu.

Dizime vurup “Bak bu aradığım kadını ben koruyorum mesela. Benim sayemde rahat rahat ekmeğini yiyor. Anladın mı!” dedi gülerek. “Anladım anladım. Her şeyin bir yolu yordamı var demek ki!” dediğimde “Hah, işte doğru dedin. Her işin bir yolu yordamı var. Onu diyorum sana. Bu işinki de bu!” dedi. Sözlerim hoşuna gitmişti.

Otele yaklaşmışken Halil Ağa aradı. Dediği gibi Abuzer’in kulağını çekmiş, işi bir telefonla halletmişti. Hanımağa çok teşekkür ederek kapattı telefonu. Bana dönüp “Bak işte bu işin yolu yordamı da bu!” dedi. Arabadan inerken şoföre “Sen kızları getir, her zamanki yerden al!” dedi. Şoför “Emredersin Hanımağam!” diyerek uzaklaştı.

Lobiye geçtik. Misafirler gelmiş, odalarındaydı. Hanımağa aradı birini. Aşağı inmek istemedikleri için biz yanlarına çıktık. Odaları yedinci kattaydı. Yasemin ve kocasının kaldığı odanın bir benzeriydi oda. İki milletvekili Hanımağa’yı sıcak bir şekilde karşıladı, sarılıp öpüştüler. Hanımağa tanıştırınca nazikçe elimi sıktılar. Kravat ve ceketlerini çıkartmışlardı. Simaları yabancı gelmiyordu, muhtemelen televizyonlarda gazetelerde görmüştüm pek çok kez ama ismen tanımıyordum ikisini de.

Havadan sudan yaptığımız konuşmalar yeni açılacak kulübe geldi. Hanımağa kulüple ilgili bilgiler verdi. Adamlar konumları gereği açılışa katılamayacaktı ama tanıdıklarını, eş dost çevresini göndereceklerdi. Açılış ve sonrası ile ilgili kalan birkaç ufak pürüzü de halledeceklerdi.

Konuşmanın arasında Hanımağa Şehmuz Beyi arayıp oda servisi ve akşam yemeği istedi. Derken şoför aradı Hanımağa’yı ve kızları getirdiğini söyledi. Hanımağa “Tamam, Tuğrul gelecek şimdi. Sen anahtarı da ona ver, boşuna bekleme, bizim işin ne zaman biteceği belli olmaz!” dedi şoföre. Hanımağa kulağıma fısıltılı bir sesle “Sen aşağı inip getir onları, anahtarı da al!” deyince çıktım odadan.

Şoför iki kızla lobide bekliyordu. Her biri sarışın ve değme mankenlere taş çıkartacak kadar güzel kızlardı. Birlikte olduğum Natali bile bunların yanında basit kalıyordu. Kızların biri zayıfken öbürü biraz daha dolgun hatlıydı. Mavi gözlerini üzerime dikmişler, şoförle konuşmamızı dinliyorlardı. Şoför anahtarı uzatıp gidince asansöre geçtik. Tabii o arada bütün bakışlar kızların üzerindeydi.

Zayıf olanın üzerinde kırmızı mini bir elbise vardı. Göğüs dekolteli elbisesi dik memelerini ortaya çıkarmıştı. Beyaz uzun ve biçimli bacakları vardı kızın. Elbisesi gibi kırmızı yüksek topuklu ayakkabıları sayesinde boyu daha da uzamıştı. Dolgun hatlı olansa daracık mavi bir kot pantolonla beyaz dar bir bluz giymişti. Şişkin memeleri bluzun kumaşını delecek gibiydi. Zayıf olan elini saçıma atıp okşarken diğeri güldü bu duruma. Zayıf İngilizcemle “Not me!” dedim kıza. “Ok!” dedi gülerek ama yanağıma bir öpücük kondurmadan edemedi.

Odaya girince adamlar ayağa kalktı. Biz aşağıdayken oda servisi gelmiş, yemek getirmişlerdi. Adamların gözleri kamaştı ve bir saniyede kızları paylaştılar. Biri zayıf olanı seçerken diğeri dolgun hatlının omzuna attı elini.

Hanımağa ikisine de iyi eğlenceler diledikten sonra çıktı odadan, ben de peşinden. Koridora çıktık. Hanımağa’nın keyfi yerindeydi. “Arabanın anahtarını aldın mı!” diye sorunca çıkarıp gösterdim. Asansörün oraya yürürken Şehmuz Beyi aradı, “Şehmuz Bey bir oda istiyorum gene bu katta olsun. Tamam, çocukla gönder anahtarı!” diyerek kapattı telefonu.

“Hayırdır, odayı kim için istiyorsun!” diye sorduğumda “Bekle!” dedi iç geçirirken. Ardından “Çok yoruldum bugün, eve gidemem. Burada kalıcam!” dedi gülümseyerek. “İyi o zaman, ben gideyim!” diyerek arabanın anahtarını ona verecekken “Nereye gidiyorsun geri zekâlı!” dedi elini omzuma koyup. “Hayırdır, planların mı var!” diye sordum. Ancak cevap veremeden asansörün çıktığını gördük, az sonra kapı açıldı.

Genç bir bellboy elinde anahtarla önümüze geçti. Koridorun diğer tarafında bir odanın kapısını açtı. Hanımağa çantasından 100 Dolar çıkarıp verdi çocuğa. Çocuğun gözleri ışıldadı, “Teşekkür ederim!” diyerek giderken odada Hanımağa ile baş başa kaldım…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

antep escort izmir escort tuzla escort